25/4/2008 - Acemi Tellak

Ebu Said Mihne hamamda yıkanıyordu. Yıkayan tellak, acemi bir adamdı. Şeyhi keselerken bütün kirlerini kollarına sürüp önüne yığıyordu. Bir ara Şeyh'e dedi ki: "Alemde erlik nedir? Söyle ey temiz adam!"
Şeyh cevap verdi: "Kirleri gözleyip sahibine göstermemek. Halkın gözü önüne yığmamak."
Bu cevap, pek büyük bir cevaptı. Tellak, derhal Şeyh'in ayaklarına kapandı. Bilgisizliğini kabul etti, tövbe etti. Şeyh de bu işten hoşlandı.
Ey bizi yaratan, besleyip yetiştiren, bize nimetler veren Allah'ım! Ey padişah, ey kulların işlerini yapan, onlara keremlerde bulunan! Bütün âlem halkının erliği, kerem ve lütfu, senin ihsan denizinden bir çiğ tanesidir. Zatıyla mutlak olarak kalıcı olan sensin. Keremin, lütfun övülemez, anlatılamaz. Bizim kirliliğimizden, utanmazlığımızdan geç; kirliliğimizi gözümüzün önüne getirme; yüzümüze vurma! (s. 381)
Feridüddin Attar, Mantıku't-Tayr (Kuşdili), Çev: Yaşar Keçeci, Kırkambar Yayınları
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/4/2008 - Gönül Bağı
İnsanlar arasında çıkar bağı değil de gönül bağı varsa, her biri muhatabını korumayı gözeterek davranacaktır. Bu yüzden taraflar arası ilişkilerin dengeli ve eşit olmasını istemeyecek ve bilakis dengeyi ve eşitliği karşısındaki lehine bozmaya çalışacaktır. Karşısındaki mi dedim? Dil sürçmesi. Gönül bağı ile bağlı insanlar bağlandıklarını karşılarında görmezler. Hatta onu kendilerinden ayıramazlar bile. Gönül bağı ortadan kalkabilir bir bağ değildir. Çünkü gönülden bağlı olanlar nasıl, ne sebeple ve hangi şartlar altında bağlı olduklarını bilmezler. Bağlılıklarını bir usule bağlamış olsalardı, her usulsüzlük bu bağı çözerdi. Bağlarının bir sebebi olsaydı, o sebeple birlikte bağ da kaybolurdu. Belli şartlarda gönül bağı tesis edilebilseydi, o şartlara hakimiyetle gönüllere hakimiyet mümkün olurdu. Halbuki gönül bağı çözülmez çünkü gönlün nereden bağlı olduğu bulunamaz. (s. 26)
İsmet Özel, Neyi Kaybettiğini Hatırla, Şûle Yayınları
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
2/2/2008 - Mutluluk
Asla mutlu olmamaları beklenen şartlarda yaşayanlar genellikle hallerinden memnunken, mutlu olmak için en fazla sebebi olan insanlar hayatta en mutsuz olanlardır. [...] Bir hikaye duymuştum, gerçekten yaşanmış mı bilmiyorum ama verdiği mesaj oldukça ilginç. Hikaye, Hindistan'ın ücra köşelerinden birinde yaşayan bir kabileyi araştırmaya giden Fransız antropologla ilgili. Antropolog, bir kaç yıl bu kabile mensupları ile birlikte yaşamaya başlıyor ve onların duygularını anlamak ve hayatlarını paylaşmak için bir süre zarfında kendisini dış dünyadan soyutlamaya karar veriyor.
Antropologun dikkatini çeken ilk şey bu insanların, zor şartlarda yaşamalarına ve karınlarını doyuracak kadar yiyecekten başka bir şeye sahip bulunmamalarına rağmen, son derece neşeli olmaları oluyor. Yaşam ortalamaları oldukça düşük olan bu insanlar için, genellikle ölümle sonuçlanan salgın hastalıklar ve metanetle karşıladıklar doğum sonrası bebek ölümleri sıkça görülen şeyler. Fakat hemen herkesin yüzü gülüyor, hemen herkes neşeli. Hatta bu neşe, antropologa bile sirayet ediyor. Bu insanlar, televizyonları olmadığı için, çoğu insanlardan "daha kötü şartlarda" yaşadaıklarını bilmiyorlar, dünyadaki herkesin kendilerine benzer bir hayat sürdüğünü sanıyorlar. Onun için de çoğunlukla mutlular, nadiren kavga ediyorlar. Antropolog, iki yıl sonra Paris'e dönüyor. Uçakta not tutarken bir ara başını kaldırıp etrafına baktığında birden dehşete kapılıyor. Yolcuların yüz ifadesinden kendisi yokken ülkede korkunç bir felaketin meydana gelmiş olduğunu düşünüyor. Zira kimsenin yüzü gülmüyor, kimse kimseyle konuşmuyor; sanki birbirlerinin yüzlerindeki acıyı görmek istemez gibi yolcular birbirlerinden gözlerini kaçırıyor. Antropolog da ne olduğunu öğrenmekten korktuğu için kimseye birşey sormuyor. Halbuki ortada felaket falan yok, sadece Fransız antropolog kendi insanının yaşayış tarzını unutmuş. (s. 59-50)
Gai Eaton, Tanrı'yı Hatırlamak, Çev: Salime Leyla Gürkan, İnsan Yayınları
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/12/2007 - Suskunlar

Hayat denilen şu kısacık yolculukta, ama canlı ama cansız, ama güzel ama çirkin, ama dost ama düşman, kendilerine refakat eden her şeyi sevip koruyan bu ehl-i insaf dervişler, fırlatıldığında bir insanın kafasını dağıtacak bir taşı bile incitmek istemezlerdi. Çünkü biiznillah dile gelse, sonsuz bir masalı anlatacak o taş, Allah'ın sırdaşı, dolayısıyla kendilerinin can dostu idi. Kâinâtın âhengini bozmaktan, yaratılan her şeye zarar ve zevâl vermekten çekinen bu efendilerin zikir çektikleri mekan o kadar ferah ve dingindi ki, zincire vurulmuş en saldırgan deliler ve zincirlerinden boşanmış en amansız fırtınalar bile, böylesi bir yerde huzur bulurdu. (s. 121)
'Göz'ün vazifesi sadece 'görmek' değil, Hakikat'i görmektir. Hakikat'i gören bir göz, artık başka bir şeyi göremez. Çünkü o artık, başka bir vazifeyle mükellef değildir ve başka bir gayesi de yoktur. (s. 165)
İhsan Oktay Anar, Suskunlar, İletişim Yayınları
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
30/11/2007 - İsm-i Azam

İnsanlar Zunnun’un yanından ayrılınca, az bir süre yürümüştü ki ben hemen ona yapıştım ve şöyle dedim: “Sende, Allah’ın İsm-i Azamı’nın bulunduğunu tahmin ediyorum!”
Bana dedi ki: “Be adam! Benden uzak ol!”
Ben de şöyle dedim: “Bana onu öğretmeden, senden ayrılmayacağım!”
Bana şöyle dedi: “Be adam! Gönlün yumuşadığında, dilediğin isimle dua et! İşte o Allah’ın ismidir.”
Şeyh-i Ekber’in yorumu:
Bana arkadaşlarımızdan birisi, tanıdığımız ve karşılaştığım memleketlimiz ve keramet ehli biri olan Ahmed b. Seydebûn denilen Endülüs’ün doğusundaki Vâdî Aştlı bir şeyhin şöyle dediğini haber verdi:
“Onun huzurunda idim ve ona şöyle dedim: ‘Allah’ın İsm-i Azam’ı nedir?’
Yerden biraz toprak aldı ve hiçbir söz söylemeden onları üzerime saçtı. Ben de bu hareketinden anladım ki, kul sâdık olur ve kemale ererek olgunlaşırsa, İsm-i Azam odur.”
Aynen böyle bir cevap Ebû Yezîd el-Bistami’den de rivayet edilmiştir. O şöyle demiştir:
“Bize (Allah’ın) en küçük ismini gösterin ki, ben de size en büyüğünü göstereyim!”
Böylece onları azarladı ve şöyle devam etti:
“Allah’ın isimlerinin hepsi büyüktür. O halde sen sadık ol ve ardından dilediğin ismi al!” (s. 386)
İbn Arabi, Şeyh-i Ekber’in Kaleminden Bir Sûfi’nin Portresi – Zunnûn-i Mısrî, Çev: Dr. Ali Vasfi Kurt, Gelenek Yayıncılık
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
20/10/2007 - Rahip
Şeyh Salahaddin Zerkub Konevi Hazretlerinin müridlerinden birisi anlatmıştır.
Bir zamanlar ticaret için İstanbul'a gidecektim. Hazreti Hüdavendigâr'ın [Hz. Mevlana'nın] elini öpmek için huzuruna gittim. Yalnız kaldığımız bir sırada şöyle buyurdu:
- İstanbul'a vardığında, yakınlarındaki filan köyün kuzeyindeki en büyük kiliseye git, etrafta kimse yokken içeri gir, baş rahibe selamımı söyle.
İstanbul'a vardığımda o köydeki kiliseyi buldum. Tenha bir vaktini gözleyip içeri girdim. Baş rahibe Hazreti Hüdavendigarın selamını söyleyince hemen ayağa fırladı, secdeye kapanarak pek çok saygı ve bağlılık gösterdi. Ben bu hale şaştım, çünkü Hazreti Mevlana Efendimizin bu taraflara hiç gelmediğini biliyordum. Onun da bizim taraflara hiç gelmediği halinden anlaşılıyordu. Bu işte ne gibi bir keramet var acaba diye düşündüm.
Rahip bana çok iyi davrandı, beni alıp hücresine götürdü, odasının kapısını arkasından sıkıca sürgüledikten sonra çeşitli yiyecekler çıkarıp ikram etti. Onları yedikten sonra rahle üstünde bir mushaf gördüm. Rahip bana kendisinin de Müslüman olduğunu, burada Kur'an okuyup namaz kıldığını söyledi ve:
- Benim burada itibarım çok yüksektir, bunu kimse bilmiyor. Sen de söylemeyeceğine yemin etmelisin! dedi.
Sırrını açmayacağına ant verdim. Beraber namaz kıldık. İkindi vakti kapıyı benim üstümden kilitleyerek kiliseye gitti. Ben orada otururken sıkıldım. Etrafa göz gezdirirken asılı bir perde gördüm. Perdeyi açtığımda Hazreti Hüdavendigarı gördüm. Bir köşede mübarek başını omzuna doğru biraz eğik vaziyette murakabede oturuyordu. Hayret ve dehşet içinde kaldım. Kendimi tutamayıp bir nara attım, bayılmışım.
Kendime geldiğim zaman rahip gelmiş, ellerimi, ayaklarımı oğuyordu. Ayıldığımı görünce:
- Neden bağırdın? Beni burada rüsva edecektin. Bu kadar sene evliyaya hizmet ettin, daha dayanıklı ve güçlü olman gerekirdi. Hazreti Pir zaman zaman bu makama gelir, kendileriyle görüşürüm. Bu kılıktan çıkmak için kaç kez izin istedim, müsaade etmediler, bu şekilde devam etmemi emrettiler, dedi.
Ertesi gün bana para ve tavsiye mektubu verdi. Oradan ayrılıp tekfurun sarayına gittim. Nöbetçiler beni tekfurun huzuruna çıkardılar. Bana başrahibi nerden tanıdığımı sordu. Ben de tanışıklığımız eskidir, dedim. Bana özel yer ayırdılar, her ihtiyacımı karşıladılar. Tüccarlardaki alacaklarımı tahsil edip getirdiler. İstanbul'dan ayrılırken bana kılavuz verdiler, saygı göstererek yolcu ettiler.
s. 112 - 113
Feridun bin Ahmed, Sipehsâlâr Risalesi, Osmanlıcaya çeviren: Ahmed Avni Konuk, Sadeleştirip yayına hazırlayan: Tahir Galip Seratlı, Elest Yayınları
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/10/2007 - Bir Meczubun Cuma Namazı
Sır ehli bir meczup vardı. Daima yalnızken, kimse yokken namaz kılardı. Birisi bir hayli yalvardı. Cuma gün cemaate katılmasını istedi.
Meczup camiye geldi. İmam tekbir getirir getirmez o da böğürmeye koyuldu.
Birisi namazdan sonra ona: "Namazda Allah'tan korkmadın mı da cemaat içinde öküz gibi böğürmeye başladın. Mumum başını keser gibi senin de başını kesmek gerek" dedi.
Meczup dedi ki: "İmamım, benim önüme düştü, ona uymam gerekti. Hamd suresini okurken bir öküz satın almaya başladı, benden de öküz sesini duydu. Her işte onu öne aldım, ona uydum. O ne yaparsa ben de onu yaparım."
Birisi derhal imamın yanına gidip bu hali etraflıca sordu.
İmam dedi ki: "Tekbir getirince, uzakta bir köyüm vardır, orasını hatırladım. Hamd okunurken hatırıma köydeki öküzler düştü. Öküzüm yoktu, bir öküz almaya koyuldum. Tam bu sırada öküz sesi duymaya başladım!"
s. 135 - 136
Ferideddin-i Attar, İlâhiname, c.1, Çev: Abdülbaki Gölpınarlı, M.E.B
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Kategoriler
Arifan BahcesiDua BahcesiGeylani BahcesiGul BahcesiHikmet BahcesiIkram BahcesiIrfan BahcesiLale BahcesiMevlana BahcesiMuhabbet BahcesiYokluk Bahcesi
|